3 Mart 2015 Salı

Muriel Stuart - The Seed-Shop (çeviri)

                                      THE SEED-SHOP
                                           
Here in a quiet and dusty room they lie,
Faded as crumbled stone or shifting sand,
Forlorn as ashes, shrivelled, scentless, dry -
Meadows and gardens running through my hand.

In this brown husk a dale of hawthorn dreams;
A cedar in this narrow cell is thrust
That will drink deeply of a century's streams;
These lilies shall make summer on my dust.

Here in their safe and simple house of death,
Sealed in their shells, a million roses leap;
Here I can blow a garden with my breath,
And in my hand a forest lies asleep.


                                     
TOHUM DÜKKANI

Dinlenirken sessiz, tozlu bir odada,
Taş gibi ezilmiş, kumlar gibi gezinmiş,
Küller gibi umutsuz; kuru, yıpranmış, kokusuz
Çayırlar ve bahçeler, içimden geçiverir.

Vadide dikenli düşler, kara kabuklarında;
Ve bu küçük odada solmakta olan bir sedir -
Çok susayacak belki, bir asır boyunca;
Ki bu zambaklar toprağıma hep yazı getirir.

Bu güvenli ve sıradan ölüm yuvasında,
Kabuklarına çekilmiş güller yetişir;
Bir bahçeyi yaşatabilirim soluğumla,
Ki elimdeki ormana bu, ninni gibi gelir.

Şiir: Muriel Stuart
Çeviri: Deniz Atay


13/09/2012

Robert Frost - The Rose Family (çeviri)

THE ROSE FAMILY

The rose is a rose,
And was always a rose.
But the theory now goes
That the apple's a rose,
And the pear is, and so's
The plum, I suppose.
The dear only knows
What will next prove a rose.
You, of course, are a rose -
But were always a rose.


  GÜL AİLESİ

Bir gül - her daim bir gül
Oysa gönüllerde
Bir elma da gül,
Armut ve erik de öyle,
Nedir gülü gül yapan
 Bunu duymak ister sevgili
Sensin yüzü gül olan -
Ki sen, gülün en gül hali.

Şiir: Robert Frost
Çeviri: Deniz Atay

19/05/2013

1 Haziran 2014 Pazar

MUTLULUK NEREDE



     Hangimizin olumsuz özellikleri yok ki? Hangimiz yerilmeyi takdir toplamaya tercih eder ki? Ya da hangimiz acı çekmeyi mutlu olmaya? …  

     Hayat anlamlandıramadığımız kadar gariptir aslında. Tüm insanlığa hep zor gelmiştir yaşamak; kimisi ne kadar yoksul olduğuna, kimisi sevgilisi olmadığına, kimisi yeni bir araba alamadığına, kimisi sigarası bittiğine, kimisi büyük bir kaza geçirdiğine, kimisi acısını paylaşacak birisi olmadığına üzülür. Burada şikayet etmek fiili geçmiyor bile. Evet, kimisi ciddi kimisi komik kimisi ise trajikomik; ama hepsi ortak bir yola doğru çıkıyor: hep üzülecek şey bulmayı başarıyoruz. Hayatın kolay olmadığını ben dahil kimse iddia etmiyor/edemez. Ama her nasılsa hayatımızın bir yönü iyi gitmediğinde bu bütün ruh halimizi olumsuz anlamda etkileyebiliyorken mutlu olduğumuzda bunun kısa süreceğini düşünerek kendimizi tekrar üzüntü havuzuna atıyoruz. Oysa hayat bize şunu öğretmiyor mu: "Önce ağlayarak gelirsin bu dünyaya, sonra gülmeyi keşfedersin. Önce emeklersin, sonradan yürümeyi öğrenirsin aslında.”

     Hayatta bizi üzebilecek, bunun birkaç üst versiyonu olan mutsuzluğu çağırabilecek ne kadar çok olgu var, değil mi? Çünkü elbet bir sıkıntı, elbet bir hüzün buluyor bizi. Of, değil mi? Dert ed(in)ecek ne çok şey var ama! Sizi daha üzecek ve ne kadar mutsuz olduğunuzu tüm çıplaklığıyla göz önüne serecek bir gerçekten de bahsedeyim mi: Aslında mutluluk dediğimiz “ulaşılmaz” kavram bir düşünce uzaklığında ve sen her seferinde bunu yüzüne gözüne bulaştırıyorsun. Neden mi? Çünkü her gün şikayet edip duruyorsun, bunu, şikayet etmeye değmeyecek şeyler için de yapıyorsun, hiçbir gün zihnini boşaltıp en azından bir beş dakika doğayı, kuşları seyretmiyorsun, hiçbir gün durup derin bir soluk alıp o an her türlü teknolojik aygıttan uzak duramıyorsun, sürekli suçu mevsime, havaya, insanlara, kısacası kendin dışındaki her türlü faktöre atıyorsun; ama bir gün bile hayatının bu sıkıntı batağına saplanmış yanını değiştirmeye, kendini eleştirip geliştirmeye, zaten her zaman yaptığın uğraşlara yeni bir şeyler eklemeye, hayatta aslolanın başarı, ün, para, dertlerden uzaklık olmayıp mutluluğun ve sağlığın paha biçilemez şeyler olduğunu söylemeye vakit ayırmıyorsun. En üzücüsü, ne kadar daha böyle gideceğine yanıt bulamıyorsun.

     Hayatta herkes üzüntü, acı ve benzeri bir sürü duyguyu yaşar - hatta ben derim ki bu duygulardan kaçmadan bunların tadına bile varabilelim. Çünkü hiçbir yağmur sonsuza dek sürmez ve elbet güneş yüzünü bizlere gösterir. Çünkü hiçbir mutluluk, mutsuzluk olmadan öğrenilmez. 

     Hayatta mutsuzluk kadar mutluluk da çok şey öğretir, ki öğrenmek ömür sonuna kadar kendini içinde bulacağın bir uğraş. 

     Çok mu körüm, çok mu hissizim peki? Hayır, daha ziyade insan yaşamına ve sağlığına önem veriyorum. İşim zaten kendimle olsaydı bu yazıyı yazmaya yeltenmezdim bile. 

     Gidilecek çok yol var. Peki mutluluğa gideni nerede? ...

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Kahraman





            Ciddi bir biçimde klasik müzik dinlemeye yeni başladığım dönem, üniversitedeki ilk yılımın ilk dönemlerine tekabül ediyordu. 5 yaşımdan beri piyano dersi alırım, ama klasik müzikle “herkesçe bilinen eserleri" bilmem dışında hiçbir bağlantım bulunmaz. İlginç değil mi? Oysa bu benim kişiliğim için hiç de ilginç değil. Bana enteresan gelmeyen bir konuyla vakit kaybetmek istemem genelde. Ama hem klasik müzik bilgimin kısıtlı olmasının verdiği dürtü hem de piyano üzerine yazdığım bestelerde bir esin kaynağı arama yönelimi ile kendimi bu dünyanın içinde “bir şekilde" buldum.
             Dinledikçe dinledim, neredeyse her gün dinledim. Ama bana “işte bu… olağanüstü...” laflarını söyletecek, klasik müziği benimsememi sağlayacak yücelikte bir esere denk gelemedim. Solfej hocamdan aldığım öneriler, benim klasik müzikle ilgili "hava yastığımı" oluşturuyordu. Oysa benim istediğim şey, gerçekten “uçmak”tı.
              Klasik müziğin içinde bulunan kişiler dışında pek bilinmez; o dönemde Sergei Rachmaninoff’un "2. Piyano Konçertosu” ile tanıştım. Tanışmayı usülen söyledim, aslında o fiil “aşk yaşadım” olacaktı. O ana kadar ruhuma açık ara en çok dokunan eser olmuştu. O esere karşı hissetiklerimi anlatmaya çalışmayacağım, sadece “gerçekten iyi hissettiğimi” söylesem zaten yeterli olacaktır.
              O andan itibaren, zamana yayarak da olsa, ciddi anlamda Rachmaninoff dinledim. Dinledikçe dinledim… Bir klasik müzik hayranı olmuştum onun sayesinde. Bunu ne Bach, ne Mozart, ne de Beethoven tam anlamıyla gerçekleştirebilmişti. Yanlış anlaşılmasın, bu saydığım üç adam da hakkıyla dünyanın gelmiş geçmiş en önemli üç dahi bestecisi olarak bilinir; ki ben üçünden de etkilenmişimdir. Ama, kusura bakmayın, artık benim için dünyanın Rachmaninoff denilince durduğu dönemdeyim. Hiçbir besteci beni Rachmaninoff kadar vur(a)mamıştır, beni her bestesinde kendi dünyasına, acılarına, memleket özlemine, hüznüne alıp götürmemiştir. Adeta bir şiir saklıdır her bestesinde.
             O gün bu gündür, Rachmaninoff benim için doruk noktası konumundadır. Dolayısıyla Rachmaninoff, benim kahramanımdır. Bugün bana Rachmaninoff deseniz, zihnimde size önereceğim bir dolu bestesi bulunur.
            Hayatımın en önemli unsuru müziktir. Hayatımda illa ki değerli hocalarım da oldu ve hepsinin yeri ayrı. Ama bu yazı, bana uzaktan dokunan bir usta içindir. Özet olarak, bugünkü klasik müzik sevgim ve bağlılığım büyük ölçüde Rachmaninoff sayesinde olmuştur. Ustaya selam olsun. Huzur içinde uyu...



9 Ekim 2013 Çarşamba




Bu hayatta sayısı az olan güzellikler vardır. Bu bazen bir manzara, bazen bir tablo, bir bina, bir beste… Öyle ki, çoğu güzellik kendi varoluşundan başka bir tanımlama gerektirmez. Manzarayı, tabloyu, binayı, besteyi sizin gözünüze, ruhunuza, yüreğinize yakın ve güzel olduğu için beğenir, benimser ya da hayran olursunuz. Bunun için de "beğenme", "hayranlık", "güzellik" dışında pek bir kavrama gerek duymazsınız. 

Ama sözkonusu bir "insan" olunca, nasıl, neyi beğenecek, bunu nasıl cümlelere dökebileceksiniz? Sözgelimi bir insanın eserlerini beğenebilir, ama duruşunu beğenmeyebilirsiniz; ya da karizmasından etkilenebilir, ama oynadığı filmleri, yaptığı müziği, vs. beğenmeyebilirsiniz. Tam anlamıyla, "insan olmak" zordur aslında.
 
Sayısı az olan güzellikler karşısında, sözkonusu bir insan olduğunda sevginiz değişken, kırılgan ama bir o kadar da yüce olabilir. Bazı insanlar, dünyayı derinden değiştirip izlerini bırakıp sonra da çekilirler kendi adalarına.

Bir insanın gözde, ruhta, yürekte "o çok özel, müthiş bir insandı" diye hatırlanabilmesi zordur. Benim için bu hayatta izini bırakmış "bir kişi"nin yolunu hayatımın merkezine oturtmam zor olsa da, bu özel günde özel bir insan için bir günlüğüne bunu yapmak zorundayım. Kendine has sözleri, nükteleri, duruşu, şarkıları, gözlükleri ve sanatıyla John Lennon. 

Her insan yüreklerde, "bir yer"lerde yaşar, buna inanmak isteriz. Bu adam da, başka her nerede yaşarsa yaşasın, dünyaya bıraktığı izle tüm kalplere, her gün doğum gününde onu anan bir sürü kişinin yasıyla "biz"lere cevabını yine kendi derinliğinden veriyor: "hayal edin", "barışa bir şans verin" ..